EMRAH's profile KARABUDAK PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
KARABUDAK
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Evrad-ı KutsiyeDinimiz için Allah bize yeter Kuran'ın Aslı Yaklıdı mı ?Bu dikkat çekici başlığa Kuran’a karşı saldırıların yapıldığı ateist sitelerde çok fazla rastlanmaktadır. Bu başlık kullanılan yazılarda genelde tarihi bazı olaylar çarpıtılarak, konu saptırılmakta, insanların Kuran’a bakışında kuşkular oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu sinsi yaklaşım, tarihi gerçekler objektif değerlendirildiğinde boşa çıkacağı açıktır. Bu yazıda sizlere Kuran’ın derlenmesi ve günümüze kadar nasıl geldiğini anlatmaya çalışacağımız. Bu süreç içinde yaşanan olaylar, ön yargılı ateistler tarafından nasıl çarpıtıldığına değinmeye çalışacağım. Kuran’ın vahyedilmesi ve yazılması: Vahiy kelime gizli konuşmak, fısıldamak anlamlarına gelmektedir. Peygamberlere vahiy onun elçisi Cebrail tarafından getirilmiştir. Peygamberler de kendisine aktarılan bu vahyi, görevi gereği diğer insanlara aktarmıştır. Al’a suresinde Allah Kuran’ın peygambere vahyini şöyle anlatmaktadır: 87/6- Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın. Kuran peygamberimize vahiy olunurken ezberletiliyordu. Peygamberimiz de ezberlediği bu ayetleri onunla birlikte olan vahiy katiplerini yazdırıyordu. Her ayetin hangi surede olacağını işaret ediyordu. Bir yandan da sahabe tarafından peygamberin koyduğu bu tertibe göre ayetler ezberleniyor ve okunuyordu. Kuran’ın yazılmasını iyi anlayabilmek için günümüzden 14 asır önceki şartları da göz önünde tutmak önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle İslam dinin ilk yıllarında ekonomik güç ve imkanlar çok iyi değildi. Yazı için gerekli olan araçlar çok ilkel düzeydi. Bunun yanında gerekli araçlara da ulaşmak çok zordu. Kuran ayetleri çok ilkel yazı gereçleriyle deri, kemik, taş parçaları,bağırsak, hurma yapraklarının üzerine yazılıp peygamberimizin evinde korunuyordu. Ayrıca Arap yazısı çok gelişmiş durumda değildi. Harekelendirme ve harflerden bulunan noktalar yazıda kullanılmıyordu. Örneğin “Be” harfi ile “Te” harfini ayıran noktalar bu dönemde henüz kullanılmıyordu. Bu harfler yazının akışına göre ne olduğu tayin edilip ona göre okunuyordu. Bu nedenle Arapça’nın okunması ve yazılması çok zordu. İlk Derleme Çalışması: Peygamberimiz döneminde Kuran hala vahyedildiği için kitap olarak henüz derlenmemişti. Fakat hafızlar tarafından sıra ile okunuyor ve her gelen yeni vahiy Kuran’da peygamberimizin işaret ettiği sureye konuluyordu. Peygamberimiz vefat ettiğinde Kuran bir çok hafız tarafında ezbere okunur durumdaydı ve vahiy tümü yazılı kayıt altına alınmıştı. Ebu Bekir dönemindeki Yemame savaşında bir çok sahabenin şehit düşmesi ve bunlardan bazılarının Kuran hafızı olması, hafızların azalmasına sebep oldu. Bunun için Hz. Ömer’in teklifi doğrultusunda Ebu Bekir tarafından Kuran’ın tümünün tek bir nusha halinde toplanmasına karar verildi. Zeyd ibn Sabit tarafından surelerin tertibi göz önünde bulundurulmadan tüm yazılı ayetler toplatıldı. Toplanan bu ayetler dönemin imkanlarına uygun kağıt yapraklar üzerine yazılmıştı. Zeyd’in derlediği bu Kuran, Ebu Bekir’in korumasında kalmış, onun vefatinden sonra Ömer’e geçmiş, onun şehit edilmesinden sonra ise kızı Haysa’ya intikal geçmiştir. İkinci Derlenmesi: Osman’ın halifeliği sırasında İslam devletinin sınırları çok genişledi. Farklı Arap kabilelileri İslam’ın kabul etmelerinin yanında farklı ırklardan insanlar da İslam dinin seçiyorlardı. Ana dilleri farklı olan insanların Kuran’ı okuyuşları doğal olarak farklı olacaktı. Aynı şekilde farklı arap kabileleri arasında da günümüzdeki Araplar arasında olduğu gibi derin lehçe farklılıkları vardı. Bu nedenle gerek bu farklı arap kabileleri ve gerekse farklı milletlerin Kuran okuyuşları arasında farklılıklar oluştu. Bu okuyuş farklılıkları anlaşmazlıklara ve tartışmalara yol açmaya başlamıştı. Hatta bu tartışmalar gruplaşmalara ve insanların bu farklılıklardan dolayı birbirlerini tekfirlikle suçlamaya kadar ulaştı. Bu durumu anlamak için Türkçe’den örnek vermek gerekirse; Arapça’da farklı lehçeler arasında Türkçe’ye göre çok daha büyük farklılıklar vardır. Bu yüzden anlam olarak aynı olsa da, farklı okunuşlar ortaya çıktı. Bu okunuşları insanlar yazıya geçirdiği zaman bu seferde zaten ilkel bir yazı durumunda olan Arapça’da yazılarda farklılıklar oluşmaya başladı. Tükçe’deki örneğe dönersek. Kardeştir kelimesini başka Arap kabileleri lehçelerinden dolayı yazıda da farklı yazdılar. Kişisel gayretlerle yazılmış olan Kuran’lar hem metotsuz olarak toplanmış ve içinde bir çok imla hatası ve kişisel yorumlar barındırıyordu. Bazılarında Kuran dışında peygamberimize ait sözler de yazılmaya çalışılmıştı. Bunun ilerde sorun yaratabileceğini gören Osman harekete geçerek, bu farklılıkları ortadan kaldırmaya karar verdi. Bundan sonra okuma farklılıklarını ortadan kaldırmak ve Müslümanları tek bir okuyuş etrafından birleştirmek için bütün şahsi Mushaflar ve Kuran parçalarının yakılmasına karar verildi. Bu dönemde devlet çok büyümüş ve ekonomik imkanlar daha çok artmıştı. Daha önceden imkansızlıklar içinde deri, kemik, taşa yazılmış ve zaman içinde sürekli okunduğu için yıpranmıştı. Kuran çok daha iyi imkanlarla ve gelişmiş bir yazı tekniği ile Kureyş lehçesinde kağıda yazılmıştı. Artık eski ve yıpranmış nushalar da ihtiyaç kalmamıştı. Bunlar da ortadan kaldırıldı. Böylece kureyş lehçesinden yazılmış tek nusha kaldı. Günümüzde tüm İslam dünyasından kullanılan nusha da bunun kopyasıdır. Günümüzde birbirinden farklı düşünen, hatta birbirine düşman dahi olan onlarca Müslüman grup, mezhep, tarikat yada düşünce ekolü vardır. Bu grupların hiç birisinde ayrılık sebebi Kuran’ın metni hakkında değildir. Sii yada Sünni olsun hepsi aynı Kuran’a iman eder. Farklılıklar Kuran dışında bazı hadisleri insanların kaynak olarak kabul etmesinden kaynaklanır. Allah Kuran’ın Allah katından olduğuna delil olarak içinde hiçbir çelişki olmamasını göstermektedir. Bu sitede de asıl bu gerçeği yazılarımızda vurgulamaya çalışıyoruz. Eğer Kuran Rabbimizin katından gelmeseydi, ilahi bir bilginin eseri olmasaydı, içinde bir çok çelişkiler bulunurdu. Kuran Rabbimizin sözleridir. Kendi yolunu insanlara göstermek için bir hidayet rehberi olarak gönderilmiştir. Hesap günü geldiğinde biz ondan sorulacağız. BENİM MEMLEKETİMYeryüzünde insanlar ya sigara içerler ya da içmezler. İçenler, sigaralarını çakmak ya da kibritle yakarlar. Ve bunların bir kısmı da kanserden ölür. Ama, dünyada demir çelik haddehanesinde çalışan hiçbir işçinin, sigarasını yakmak amacıyla 600 tonluk pres makinesinin arasından emekleyerek geçip 2450 santigrat sıcaklığındaki fırına ulaşmaya çalışırken can verdiği görülmemiştir. Türkiye'de görülmüştür, Karabük'te... Bütün dünyada haşerat, özellikle sivrisinek vardır, buralarda da sinek ilacı kullanılır. Ama, sivrisinek yutup da midesine kaçan sineği öldürmek üzere ağzına Shelltox sıkmak suretiyle zehirlenip ölen, Türkiye'dedir. İstanbul, Sultanbeyli'de... Dünyanın her yerinde insanlar berbere gidip tıraş olurlar Ama hiçbir berber, rahatlatmak amacıyla müşterinin kafasını sağa sola kanırtırken adamın boynunu kırıp onu öldürmemiştir. Türkiye'de öldürmüştür, Erzurum'da.. Dünyanın hiçbir yerinde bankamatikten para çekmek için düğmeye bastığınızda elektrik çarpmaz ve ölmezsiniz Türkiye'de ölürsünüz, Bozcaada'da... Dünyanın hiçbir yerinde, otoyolda giderken radyoda duyduğu göbek havası eşliğinde göbek atmak için arabayı 'sağ şeride çeken' ve az sonra da arkadan gelen arabanın çarpması sonucu ölen bilinmez. Türkiye'de bilinir, Adapazarı'nda.. Nüfus sayım günü sokağa çıkma yasağı nedeniyle bomboş otoyolda (Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yoktur ve olamaz) sayım görevlisi 'bariyerlere' çarpıp ölmez. Burada ölür, Gebze'de Dünyanin hiçbir yerinde aynı işyerinde biri gece, biri de gündüz vardiyasında çalışmakta olan ve her ikisi de 'mobilet' kullanan bir baba-oğul, birisi işten çıkıp eve gider, öteki evden işe gelirken bir kavşakta karşılaşmazlar ve birbirlerine selam vermek için ellerini kaldırınca çarpışıp her ikisi de ölmezler. Burada olur, Konya'da... Dünyanın hiçbir yerinde marangoz atölyesinde çalışan işçiler paydosta üzerlerindeki talaşları temizlemek için birbirlerine 'kompresör' tutarlarken, biri ötekine şaka yapmak için kompresörü onun arkasına tutmaz, öteki de 'şaka öyle olmaz böyle olur' diye aynı kompresörü berikinin makatına sokmaz ve adam bağırsakları atlayarak ölmez. Bizde olur, İstanbul, Ayazağa'da... Dünyanın hiçbir yerinde gemi mühendisi kazanı kontrol etmek için kazana girdiğinde biri gelip kazanın kapağını kapatmaz ve sonra da gemi yola çıkmaz. Bizde olur, Kocaeli, Dilovası'nda... Dünyanın hiçbir yerinde bir adam ayakkabısının içine kaçan taştan kurtulmak için elektrik direğine yaslanıp ayakkabısını çıkarıp silkelediğinde, yoldan geçen bir başkası onu elektrik çarptığını sanmaz ve elektrikle bağlantısını kesmek amacıyla kafasına kürekle vurarak onu öldürmez. Bizde öldürür, Rize'de.. ABARTTIM AMA NE YABİM :(Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;
Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığı öğrendiğim kolayı içemez oldum.
Aids virüsü taşıyan iğneler kıç... batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.
Deodorantlar kanser yapıyor diye sayelerinde artık bir domuz gibi kokmaya başladım.
Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.
İçinden fare ya da fare zehir'i çıkar diye hiç bir kutu içeceği içmiyorum.
Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar,organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde
uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.
Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum.
Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.
Tuz Gölü'ne Konya'nın katkılarından dolayı yemeklerim tuzsuz tatsız.
Msn paralı olacak;Adam yeşerecek mi,sararacak mı beklemekten de gına geldi.
Excel hala ne zaman emekli olacağımızı da bildirmedi.
Bir maili forward etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da kaybettim.
Multipl skleroz olunuyormuş diye diyet ürünleri düşmanıma bile tavsiye etmiyorum.
Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan da gözlerimin biraz daha bozulduğunu farkettim.
Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen;
'lütfen okuyunuz', 'çok önemli', 'aman virüse dikkat', 'bilmem kim para dağıtıyor', 'en az beş kişiye yolla', 'inanmadım ama doğruymuş', 'kişiliğini test et', 'tıkla para yolla, tıkla yardım et', 'bilmemkim seni gözetliyor', 'bilmem kime mail at, haddini bildir', 'onu yeme bunu ye' şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev'i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber 'kafayı çizme'ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum Ben gördüm…Büyüklüğün detaylarda gizli olduğunu bizden kaç kişi bilir ki! Kaç kişi büyüklüğü; sıradan, basit davranışlarında, alelade hadiselerin seyrinde, hayatın günlük, rutin akışı içinde gösterebilir. Bu hayatta kaç kişi tanıdınız, kendi doğallığı ile aklınızı hayrete düşüren, vicdanınızı tetikleyen, hislerinizi harekete geçiren… Sizde bir iç hesaplaşma ve iç sorgulama meydana getiren?.. Bu güne kadar kime, ne zaman, neden, nasıl ve ne kadar hayranlık duydunuz?.. Kaç hayranlığınız kalıcı oldu?.. Kaç tane büyük insanla, kaç tane insanlığını büyütmüş insanla tanıştınız?.. Kaç kişi sizi insanlığın o çok derin ve çok buutlu dünyasına çekti?.. Kaç insanı görünce, onların sergilediği büyük insanlık durumları karşısında, kendi insanlığınızın küçüklüğünü idrak edip, bu idrakle eridiniz, kendinizi yenileme sürecine girerek, yeni bir inşa hamlesine yöneldiniz? Kimleri görünce utandınız kendinizden? Siz bu hayatta kaç kere aldatıldınız, kandırıldınız? Peki sizi aldatan, kandıran insanlar arasında hiç 'büyük insan' var mıydı? Bir büyük zat ya da bir insan-i kamil olarak bilinen birisinin sizi aldattığına hiç tanık oldunuz mu? Öyle bir büyük yıkımı yaşadınız mı? Aldanan insan, “aldatmayanları” arayıp duruyor bu hayatta. Onlar, büyüklüğü yaşantısıyla gösteren, büyük insanları, kamil zatları arıyorlar; anlamak ve o yolda büyümenin kodlarına vakıf olmak için… Belki de yalnızlık ve talihsizlik, küçük insanların çokluğu ve orada her bir küçük insanın, küçük değerler ve küçük hesaplar arasında giderek yitmesindedir. Büyüklük, fiziki ve matematiksel bir şey değil, değerler manzumesiyle ilgilidir. Büyük değerler, insanı ve insanlığı sarsan değerlerdir. Büyük değerler; tarihin süzgecinden defalarca geçmiş, çeşit çeşit imtihanlara girip, cenderelerden kayıpsız çıkmış, kendisini, etkisini, gücünü, kalıcılığını, yani hakikatini her zaman ispat etmiştir. Büyüklük bir dış ve anlık tanım değil, tarihin, olayların ve hayatın sonucunda hak edilmiş bir payedir, hem insan için hem de insanı yücelten değerler için. Sahi siz hiç büyük değerleri cömertçe sergileyen büyük insanlar gördünüz mü, onların iklimine konuk oldunuz mu? Büyük düşünen, derin hisseden, insana -hayrete sevk edecek kadar- değer veren, hatta bütün varlık alemine de dostça, ünsiyetle bakan, her şeyi her şeyle ilintili gören, her varlığa olmazsa olmaz derecesinde önem atfederek, varlık alemine dair makro bakışı mikro gerçekliklerle buluşturan insanlara… İnsan mı büyüklüğü inşa eder, büyüklük mü insanlığı ortaya çıkarır? Hayata giden yolun kapısı açılırken, bir yanda büyüklük potansiyeliyle insan, diğer yanda inşa edici gücüyle “büyüklük değerleri” yan yana duruyorlar. İnsan manaya dair talebiyle, gayretiyle, niyetiyle, nasibiyle, dualarıyla, samimiyetiyle, kendini büyüklüğe taşıyan değerlerin içinde bulup büyüyor, büyük düşünüyor, büyük ideallere meftun oluyor. İnsan hatalarıyla, nasipsizliğiyle, günahlarıyla, duasızlığıyla, yıkıcılığıyla, kişilik kırılmasıyla; inşa edici değerleri kendinden uzaklaştırıp, küçülüyor, büyük değerlerden kopuk, onlardan habersiz, alelade hesaplara yenik, küçük insan olarak o süreci, yani o hayat yolunu sürdürüyor. Hayata insan olarak başlayıp, insan olarak devam ettirmek ve öylece hitama erdirmek, hayattaki en büyük iştir. Birisinde irade, ötekisinde nefis galip geliyor. İrade külli iradeye teslim olduğunda yerini bulur. Bizi aldatanlar, bizi küçültenler her zaman nefislerine yenik düşenlerdir. Bizi güven verenler, bizi; evrensel hedeflere, eskimeyen değerlere, bitmez arayışların aksiyonuna, ilkeleri etrafında mücadeleye, büyüklüğe taşıyanlar ise iradenin hakkını verip nefsine galip gelenlerdir. Büyüklük, insanın kendine ihanet etmeme kararlılığı ile başlar. Kendine ihanet etmeyen, kendini kandırmayanlar, başkalarını hiç kandırmazlar. Onlar sahicilikten hiç uzaklaşmazlar. Çünkü kalabalıklar, yerinde sapasağlam duran, ışık saçan bu aydınlık insanlara bakarlar sapmamak, düşmemek, yollarda kaybolmamak için. Düştüğünde de kalkmak için… Onların dilinden her zaman “aldatan bizden değildir” cümleleri dökülür. Onlar, nezih, latif, seçkin, merhametli, müsamahalı, edepli, huşu sahibi, sükunetli, güven veren, beyanları efsunlu, vakur ve sabırlıdırlar… Onlar, gerçek hayatı, büyük aşkı iç dünyalarında yaşarlar, içten içe yanıp dururlar, dışa sızan küçük kıvılcımlar da çevrelerinde o aşkın, o iç yangınının bir yansıması olarak görülür ve aydınlatır etraflarını. Onlar adanmışlığın zirvesinde insanlardır. Fedakarlık, hasbilik, diğergamlık, kendini unutma, yaptığına yaptım dememe… sıradan meziyetleridir. Bu tür şeyleri meziyet cümlesinden dahi kabul etmezler. Kendilerine karşı sert ve acımasız, başkalarına ise alabildiğine merhametlidirler. Siz hiç böyle bir insanı, böyle bir büyüklüğü ve böylesine bir gerçekliği tanıdınız mı? Değerlerinin kendisini büyüttüğü insanı. Ben gördüm… Büyüklüğün, sözden önce hal dilinde ifadesini bulduğunu… Çok insan var, sözü büyük, hali küçük. Onlar ne söylerlerse söylesinler, inandırıcı olamadılar, kitleleri harekete geçiremediler, dalgalanmalar meydan getiremediler. İnsanı, kalbin zümrüt tepelerine doğru bir büyük seyahate hazırlayamadılar. Beyan, arkasında sapasağlam duran bir halden, bir duruştan, yaşanmış bir hayattan güç almıyorsa, en fazla dağlara çarpıp size geri dönüyor. Özü sözü bir olanlar ise yapıp ettikleriyle, beyanlarıyla tarihin seyrini değiştiriyorlar. Bizim büyüklüğü tanımlamaya değil, tanımaya ihtiyacımız var. Tanıyalım ki, elimizde bir ölçümüz olsun, aldanmamayı ve kendimizi aldatmamayı öğrenelim. Kendini aldatmamayı başaranlar başkalarını hiç aldatmazlar. Kendine ihanet etmeden hayatını sürdürenler başkalarına asla ihanet etmezler. Hayat bir ihanet sınavından başka nedir ki! Büyüklük de, o sık karşılaşılan ihanet durumlarında galibiyeti tatmaktan başka nedir ki? Küçük bir odadan çıkan büyük bir hayat yolculuğu…İşte orada duruyor… Kelimeler kimi büyüklükleri anlatmaya yetmiyor. Kaç insan tanıyoruz, hayatını anlatmaya kelimelerin yetmediği? HZ. İSA’NIN ÖLÜMÜ
Tarih içinde hakkında en çok yanlış inanca sahip olunan kişi belki de Hz. İsa’dır. Ona karşı ilk haksızlığı Hıristiyanlar yapmış ve onun Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmiş ve onu Allah’a eş koşmuşlardır. Kuran’da Allah bu iftiraya cevap verirken şöyle buyurur: 5/73- Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür.” diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır. Hz. İsa’nın hakkındaki bir diğer yanlış inanç da geleneksel İslam anlayışında vardır. Bu inanca göre ise, Hz. İsa henüz ölmemiştir ve tekrar yeryüzüne dönecektir. Özellikle bazı Kuran ayetlerindeki ifadelerin anlamları kaydırılarak, konu çarpıtılmakta ve yanlış yorumlarla, sanki Kuran’da varmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmada Kuran’da Hz. İsa’nın ölümünün nasıl anlatıldığı üzerinde duracağız ve yanlış yorumlanan ayetleri gözden geçireceğiz. 1- Kur’an’daki iki ayette açıkça Hz. İsa’nın vefat ettiği bildirilir: 5/117- “Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiç bir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.’ Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde (tevefa), üzerlerindeki gözetleyici Sen’din. Sen her şeyin üzerine şahid olansın.” 3:55 ALLAH İsa’ya şöyle demişti: “Senin dünyadaki hayatına son vereceğim ve kendime yükselteceğim. Seni inkar edenlerden kurtaracağım ve sana uyanları Diriliş Gününe kadar inkar edenlerin üzerinde tutacağım. Sonra, dönüşünüz banadır ve anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda ben hüküm vereceğim.” Bu ayetlerde Hz. İsa’nın vefat ( teveffa) ettiği açıkça vurgulanmaktadır. Teveffa ( توفىَ ) kelimesi “canın alınması” anlamına gelir. Kuran’da bu kelime 25 yerde geçer. Bu kelimesinin geçtiği ayetler şöyledir: 4:97 Kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken melekler….. 6:61 ……. Sizden birine ölüm geldiği zaman elçilerimiz onun canını hiç vakit geçirmeden alırlar. 47:27 Melekler canlarını alırken nasıl da (pişmanlık içinde) yüzlerine ve sırtlarına vururlar? 5:117 ….Aralarında bulunduğum sürece onlara tanıktım. Canımı aldıktan sonra ise sen onların üzerine gözetleyici oldun. Sen her şeye tanıksın.” 16:28 Onlar ki, nefislerine zulmedip dururlarken melekler canlarını alır. 16:32 İyi durumdayken melekler canlarını almaya geldiklerinde, 10:46 Onlara söz verdiklerimizin bir kısmını sana göstersek de veya canını alsak da, 13:40 Onlara söz verilenlerin bir kısmını sana göstersek de, senin canını alsak da 40:77 ……ondan önce hayatına son versek de, onlar bize döndürüleceklerdir. 8:50 İnkar edenlerin canlarını melekler alırken bir görseydin!….. 10:104 …..Ben ancak, sizin canınızı alan Allah’a taparım. İnananlardan olmakla emrolundum.” 16:70 Ve sizi Allah yarattı, sonra da yaşamınıza son verir. 32:11 De ki, “Üzerinize görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak ve sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 4:15 Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört tanık getirin. Tanıklık ederlerse, onları, ölünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. 7:37 …. Elçilerimiz kendilerine gelip canlarını alırken…. 3:193 “Rabbimiz, biz, ‘Rabbinize inanın’ diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve inandık. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve iyi kişiler olarak canımızı al. 12:101 “Rabbim, sen bana hükümranlık verdin ve rüyaların yorumunu öğrettin. Yeri ve göğü ayırarak yaratansın. Dünya ve ahirette sensin benim Velim (sahibim). Canımı Müslüman olarak al ve beni iyilere kat.” 22:5 ………. Kiminizin hayatına son verilir, 40:67 …….. Sizden bazılarının canı daha erken alınır. 2:234 İçinizden ölen erkeklerin geride bıraktığı eşleri… 2:240 Ölüp de geriye eşler bırakan erkekleriniz,… 3:55 Allah İsa’ya şöyle demişti: “Senin dünyadaki hayatına son vereceğim ve kendime yükselteceğim. ….. Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi teveffa kelimesinin anlamı “canın alınması”dır. Bunlar dışında teveffa kelimesinin geçtiği iki ayet daha vardır. Bunlarda da yine teveffa kelimesi canın alınması anlamında kullanılır. Ama bunun istisnası vardır ve ayette de bu durum belirtilir. Uyku ile ilgili ayetler şöyledir: 39:42 Allah ölüm anında nefsi (bilinci) alır; ölmeyenleri de uyku anında… Hakkında ölüm kararı verdiklerini tutar ve diğerlerini de belli bir süreye kadar salıp gönderir. Düşünen bir topluluk için bunda dersler ve işaretler vardır. 6:60 O’dur, geceleyin sizi öldüren, gündüzün ne işlediğinizi bilen, belli yaşam süresi dolsun diye gündüzleyin sizi dirilten… Sonra dönüşünüz O’nadır ve yaptıklarınızı size haber verecektir. Bu ayetlerde geçen ifade de teveffadır. İnsanların uykusunda da canlarının alındığı bildirilir. Uykuda olanların canları uyanınca verilmektedir. Ayette uykudaki ölümün istisnası belirtilmiş ve canın daha sonra verildiği açıklanmıştır. Buradaki istisna durumuna dayanarak tüm teveffa kelimelerinin uyku olduğunu iddia etmek son derece yanlıştır. Çünkü diğer teveffa geçen ayetlerde uyku durumunda olduğu gibi canın geri verildiğinden kesinlikle söz edilmez. Hz. İsa ile ilgili ayetlere tekrar bakılırsa, onun canının alındığı bildirilmekte ve daha sonra verileceği yönünde hiçbir ifade bulunmamaktadır. Onun uykudaki gibi olduğunu iddia etmek sadece konuyu çarpıtmaktan öteye gitmeyen bir çabadır. Eğer Hz. İsa ile ilgili ayetlerdeki “vefat ettirme” ifadesini uyku olarak kabul edeceksek, diğerlerini de böyle kabul etmemiz gerekir. Çünkü aynı kelime aynı şekilde farklı yerlerde kullanılmaktadır. Örneğin: “4:97 Kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken melekler…..” Bu ayette geçen ifadeden hareketle bu zulmedenlerde uyku halinde midir? Onlar da Hz. İsa gibi geri mi döneceklerdir? Onların Hz. İsa’dan farkı nedir? Bu ve buna benzer sorular hep cevapsız kalacaktır. Ayette olan ifade Hz. İsa’nın açıkça öldüğüdür. Bunun ötesinde tekrar ruhunun verileceğine dair uyku ile ilgili ayetlerde olduğu gibi hiçbir açıklama yoktur. Örneğin peygamberimizin vefat ettirilmesiyle ilgili bir ayette de aynı teveffa kelimesi geçer: 13:40 Onlara söz verilenlerin bir kısmını sana göstersek de, senin canını alsak ( teveffa) da… Bu ayetteki hitap Hz. Muhammed’edir. Eğer vefat kelimesini uyku gibi kabul edilirse, buradan yola çıkarak Hz. Muhammed’in bir gün döneceğini iddia edebilir. Bu ne kadar saçma bir iddia ise Hz. İsa’nın gelişini yukarıdaki ayetlere dayanarak iddia etmekte aynı ölçüde saçma bir iddiadır. 2-Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceği iddiasında bulunanların buna delil gösterilmeye çalıştıkları ayetlerden birisi şöyledir: Hani Allah, İsa’ya demişti ki: “Ey İsa, doğrusu seni Ben vefat ettireceğim ve seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim. (Al-i İmran Suresi, 55) Bu ayette geçen “sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim.” ifadesinden yola çıkarak, sözde Hz. İsa’nın tekrar geleceğinin Kuran’da bildirildiği iddiasında bulunulmaktadır. Bu senaryoya göre Hz. İsa yeryüzüne dönecek ve dünya hakimiyetini kendisine inananlarla beraber kuracaktır. Oysa bu tamamen Kuran’da anlatılmayan, vehme dayalı bir senaryodur. Bu ayetin hiçbir yerinde Hz. İsa’nın yeryüzüne tekrar gelişinden söz edilmemektedir. Hz. İsa’ya uyanlar kıyamete kadar insanların üstüne geçecektir. Bu ayette vaat edilen budur. Yoksa Hz. İsa gelecek sonra tüm insanları birleştirecek ve insanların üstüne önder olacak gibi bir mantık ayette kesinlikle yoktur. Burada ayetin anlamı kaydırılarak Kuran’da bildirilmeyen bir şeyi söylemek ve böyle bir sonuç çıkartmak yanlış bir yaklaşımdır. Burada kastedilen Hz. İsa’ya iman edenler yani Müslümanlardır. Müslümanlar ona bir peygamber olarak iman ederler. Müslümanların dünyada bir düzen kuracakları açıklanmaktadır. Bunun için Hz. İsa’nın gelişi gibi bir ön şart yoktur. 3-Bu konuyla ilgili olarak kullanılan bir ayet de şöyledir: And olsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır. (Nisa Suresi, 159) Bu ayette de dikkat edilirse, yine Hz. İsa gelecek diye bir anlam ya da ima yoktur. Sadece Kitap ehlinden olanların ölmeden önce ona inanacaklarını bizlere bildirmektedir. Bu ayetten yola çıkarak Kitap ehlinin ölmeden önce Hz. İsa’ya inanması ancak onun gelmesiyle olur. Öyle ise Hz. İsa gelecektir gibi yorumlar yapmak yanlıştır. Burada ayette olmayan bir şart ortaya atılmış ve açıkça ayetin anlamı çarpıtılmıştır. Bir kere ayette Kitap Ehli’nden olanların kıyamete yakın bir zamanda Hz. İsa’ya iman edeceklerine dair bir ifade yoktur. Bu ayette tüm Kitap Ehli kastedilmektedir. Ayrıca ölümlerinden önce Kitap Ehli’nin iman etmeleri için Hz. İsa’yı görmeleri gibi bir şart da ayete göre söz konusu değildir. Hz. İsa’nın sağlığında bile onu görüp kitap ehlinden iman etmeyen bir çok kişi olmuş ve hatta onu öldürmeye bile kalkmışlardır. Bu olsa olsa böyle olur mantığıyla bu sonuç çıkartılmış, Kuran’da bildirilen dışında ön yargıyla ulaşılmış bir iddiada bulunulmuştur. Ayrıca ayetin devamı dikkatli okunduğunda çok önemli bir gerçek ortaya çıkacaktır. Hz. İsa ölümlerinden önce kendisine iman edenlerin hakkında kıyamet günü aleyhlerinde şahitlik yapacaktır. Bu ayetin Arapça metninde “aleyhim”( عليهم) ifadesi geçmektedir. “Aleyhim” kelimesinin “onların üzerine” veya “aleyhlerine” anlamları vardır. Bu kelime şahitik yapmak fiiliyle kullanıldığında bu şahitliğin olumsuz olduğu yani aleyhlerine olduğu anlaşılmaktadır. Kuranda bu iki kelimenin geçtiği ayetlere bakıldığında bu anlaşılacaktır. Örneğin: 41/20- Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir. Ayetin devamıyla düşünüldüğünde kitap ehlinde ölümlerinden önce Hz. İsa’ya iman edenlerin imanının makbul bir iman olmadığı anlaşılmaktadır. Aksine Hz. İsa onların aleyhlerine şahitlik yapacaktır. Bu iman Firavun’un imanı gibi kabul edilmeyen bir imandır. Üstelik burada söz edilen kitap ehli kıyamet gününe yakın olanlar değil Hz. İsa’dan sonra yaşayan tüm kitap ehlini kapsar. Bunların hepsi ölümlerinden önce Hz. İsa’nın Allah’ın elçisi olduğuna iman etmektedirler. Fakat ölüm anından önce olan bu iman makbul bir iman değildir. Hesap günü İsa onlardan şikayetçi olacaktır. Yukarıdaki ayetin önce ve sonrası okunduğunda burada kitap ehlinden Yahudilerin eleştirildiği görülecektir. Şimdi ayete başına dönersek bu ayetin neresinde Hz. İsa tekrar yeryüzüne gelecek şeklinde bir anlatım yada ima vardır? Neye dayanarak böyle bir sonuç çıkarılmaktadır? Görüleceği gibi bu iddia sadece bir vehimdir ve bu yanlış yorumlar Kuran’a ait değildir. 4- Zuhruf suresinde ki bir başka ayet de yine anlamı dışında Hz. İsa’nın gelişiyle ilgili kullanılmaya çalışılmaktadır. Ayet şöyledir: Şüphesiz o, saat için bir ilimdir. Öyleyse ondan yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru yol budur. (Zuhruf Suresi, 61) Bu ayette o sıfatının Hz. İsa olduğunu söyleyip, onun kıyamet saati için bir ilim olması için ancak kıyametten önce gelişiyle olabileceği iddia edilmektedir. Bu ayette geçen “o “ zamiri hakkında iki farklı görüş var. Biri “o “zamirinin Kuran’ı işaret ettiği diğeri ise” o” zamirinin Hz. İsa’yı işaret ettiğidir. “O” zamirinin Hz. İsa’yı işaret ettiğini kabul etsek bile, ayetin direkt anlamından Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne gelişini söyleyen yada işaret eden bir ifade bulunmadığı görülecektir. Bu ayette de diğerlerinde olduğu gibi bir ön kabul yapılıyor ve Hz. İsa’nın kıyamet için bir ilim olması için ancak kıyametten önce gelişiyle olabilir denilmektedir. Örneğin bir başka Kuran ayetinde “kıyamet yaklaştı “ şeklinde bir ifade bulunmaktadır. Günümüzden 14 asır önce de Kuran’ı okuyan bir kişi bu ayetle karşılaştığında kıyametin yaklaştığını okumaktaydı. Fakat aradan 1450 yıla yakın bir zaman geçmiştir. Hala kıyamet kopmamıştır fakat kıyamet bize yakındır. İnsanlık tarihine göre yaşanan zaman ayetin ifadesiyle kıyamete yakın bir zamandır. Ama kıyametin kopması daha asırlarda sürebilir veya yarın da kopabilir. Bunun gibi ayetin ifadesiyle Hz. İsa kıyamet için bir ilimdir. Yani Hz. İsa ile ilgili bir şey kıyametin saatinin bilgisini verecektir. Fakat ayette Hz. İsa’dan hemen sonra kıyamet kopacak gibi bir anlatım yoktur. 5- Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceğini bir an için kabul edelim. Bu durumda yaptığımız kabul açıkça Kuran’daki ayetlerle çelişecektir. Hz. İsa kendisine kitap verilmiş bir nebidir. Eğer ikinci sefer gelecekse yine nebi olacaktır. Onun ikinci gelişinde nebi olmayacağının iddia edilmesi açık bir saptırmadır. Kuran’da Hz. İsa’nın nebiliğini ortadan kaldıran hiçbir ayet yoktur. Fakat yine Kuran ayetinde Hz. Muhammed’in nebilerin sonuncusu olduğunu bildirilmektedir: 33/40- Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; ancak o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir. Bu durumda Hz. İsa’nın tekrar geleceğini söylemek bu ayetle açıkça çelişir. Çünkü son nebi Hz. Muhammed’dir ve ondan sonra bir daha nebi gelmeyecektir. 6- Hz. İsa’nın tekrar geleceğini iddia edenlerin, kendi görüşleri doğrultusunda kullanmaya çalıştığı ayetlerden birisi de şöyledir: 4/157- Ve: “Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Bu ayette geçen “onu öldürmediler ve onu asmadılar.” İfadeden yola çıkarak Hz. İsa’nın öldürülmediği ve asılmadığı dolayısıyla hala canlı olduğu ve tekrar yeryüzüne döndürüleceği iddia edilmektedir. Oysa ayet önyargılardan sıyrılarak okunduğunda böyle bir anlatımın olmadığı açıkça anlaşılacaktır. Burada söylenen şey Hz. İsa’yı öldürmeye çalışan kişilerin onu öldüremediği ve asamadığıdır. Yani inkarcılar Hz. İsa’ya bir zarar verememişlerdir. Fakat bu Hz. İsa’nın vefat etmediği ve tekrar yeryüzüne gönderileceği anlamına gelmez. Örneğin: müşrikler Hz. Muhammed’i ne öldürebildiler ne de asabildiler. Böyle olması Hz. Muhammed’in ölmediği anlamına gelmez. Hz. Muhammed başka bir vesile ile vefat etmiştir. Yukarıdaki ayette de Hz. İsa’nın inkarcılar tarafından öldürülmediği vurgulanmaktadır. Fakat bu başka bir vesile ile Allah onu vefat ettirmiş ve kendi katına yükseltmiştir. Dolayısıyla da bu ayetteki ifadelerde ne Hz. İsa’nın vefat etmediği gibi bir anlam vardır, ne de tekrar yeryüzüne döneceğine dair bir anlatım mevcuttur. Sonuç: Temel olarak Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne dönüşüne delil olarak gösterilmeye çalışılan ayetler bunlardır. Görüldüğü gibi ayetlerde bildirilen Hz. İsa’nın öldüğüdür. Bunun ötesinde hiçbir ayette tekrar yeryüzüne döneceğine dair bir ifade yoktur. Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne dönüşü iddiası Kuran’a dayalı bir düşünce değildir. Bu düşünce Hıristiyan etkisiyle uydurulmuş hadisler vasıtasıyla İslam dinine geçmiştir. Günümüzde de bu konuyu suiistimal etmek isteyen kişiler tarafından kullanılmaktadır. Bu suiistimallere karşı yapılacak en iyi tavır, olayları hep Kuran’a göre değerlendirmek ve Kuran dışı bu tarz zırvaları tümüyle terk etmektir.
19 MUCİZESİ
2/23- Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’an)’dan şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın. Bu ayetlerde değil Kuran’ın tümü, “bunun benzeri bir sure” getirin denmektedir. Bu ayetlerin geçtiği surelerin ortak özelliği, hepsinin başlangıcında “mukata” harflerinin olmasıdır. PEYGAMBERLER Bütün peygamberlere iman etmek, müslümanlıkta esastır. Peygamber, haber veren kimse demektir. Allahu Tealâ'nın kullarına dinlerini bildirmek için görevlendirdiği seçkin insanların her birine "Peygamber" denir. Bu zatlar Yüce Allah'ın birer elçisi demektir.Peygambere Nebî de denir. Resûl de denir.
Yeni bir kitap ve şeriatla bir ümmete gönderilmiş olan zata Resûl veya Mürsel, başka bir peygamberin şeriatına bağlı olarak gelen peygambere de Nebî denmiştir. Her Resûl, Nebîdir. Ancak her Nebî, Resûl değildir. Nebî isminin çoğulu Enbiyâ'dır. Resûl'ün çoğulu Rusül'dür. Mürsel'in çoğulu da Mürselîn'dir. Peygamberlerin ilki Hz.Âdem(a.s), sonuncusu ise Hz.Muhammed(s.a.v)'dir. Bu iki peygamber arasında birçok peygamber gelmiştir. Sayısını ancak Allah(c.c) bilir. Kur'an-ı Kerim 'de adı geçen 25 peygamber vardır. Bunlar:
Bunlardan başka Kur'an-ı Kerim'de adları geçen Üzeyir,Lokman ve Zülkarneyn isimli üç zat daha vardır ki, bunların peygamber veya veli oldukları ihtilâflıdır. Bunlarında pek büyük kimseler olduklarında şüphe yoktur. GÜSEL SÖZLERTevhid Tevhid, en ehemmiyetli ve en halavetli ve en yüksel bir vazife-i kudsiye ve bir fariza-i fıtriye ve bir ibadet-i imaniyedir. İnsan bir yolcudur. Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış.
Kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz olabilirsin. İnsan ebed için yaratılmıştır. Onun hakiki lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u edebiyedir.
Hayatın lezzetini, zevkini isterseniz hayatınızı imanla hayatlandırınız ve feraizle ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.
Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem ahirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslamiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik manen baki kalacak ve edebi bir gençlik kazanmasına vesile olacak. Dünyada gençliğe muhabbet, yani ibadette gençlik kuvvetini sarf etmenin neticesi: dar-ı saadette edebi bir gençliktir.
Ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen, aciz mahlukata zelil bir abd olursun. Her kim kendisini Allah'a malederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah'a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah'a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve her şeyin Ondan olduğunu ve Ona rücu edeceğini bilmekle olur. Allah'a hakiki abd olan, başkalarına abd olamaz. Madem her yer misafirhanedir. Eğer misafirhane sahibinin rahmeti yar ise, herkes yardır, her yer yarar. Eğer yar değilse, her yer kalbe bardır ve herkes düşmandır.
Ey insan! Senin nokta-i istinadır ancak ve ancak Allah'a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak ahirete olan imandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tavahhuş eder; vicdanı daima muazzeb olur. İmana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki selamette kalasın. İnsan eğer kesrete dalıp kainat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fanilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasarete düşer. Hem fena, hem fani, hem ademe düşer. Hem manen kendini idam eder. Eğer insan-ı Kuran'dan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubudiyetin miraciyle arş-ı kemalata çıkabilir. Baki bir insan olur.
Dine hizmet ederken müspet hareket etmek ve menfi hareketlerden kaçınmaktır. Bizim vazifemiz müspet hareket etmektir, menfi hareket değildir. Rıza-i İlahiye karışmamaktır. Bizler aşayişi muhafazası netice veren müspet iman hizmeti içinde her yıl bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli, belki yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan, bazen men olunduğum gibi men edileceğim. Onun için benim nur ahiret kardeşlerim, ehven-ü şer deyip bazı biçare yanlışçıların hatalarına hüçum etmesinler. Daima müspet hareket etsinler. Menfice hareket vazifemiz değil. Çünkü dahilde hareket menfice olamaz.
Ey nefsim! Deme 'zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle şarhoştur.' Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşeri, fakr-ı insani değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor. Şeytanın mühim bir sinsi planı, insana kusurunu itiraf ettirmektir, ta ki bağışlanma ve Allah'a sığınma yolunu kapasın. Hem nefsi insaniyetinin enaniyetini tahrik edip, ta ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta kusur ve günahlarından takdis etsin.. Nefsini suçlayan kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, bağışlanma diler. Bağışlanma dileyen Allah'a sığınır. Allah'a sığınan şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse affa müstehak olur.
İşte tahmin ederim ki, nasihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlaksız insanlara derler: "Hased etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca malayutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz." Hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur." İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inadlı taleb ve hakeza şedid hissiyatlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fani umûr-u dünyeviyeye tevcih etmek, fani ve kırılacak şişelere, baki elmas fiatlarını vermek demektir. Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim; şeytanın telkiniyle zaif bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlas ile hizmetime zarar gelsin. En zaif damar ve dehşetli mani', hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss-i nefs-i cisim galebe eder; zarurettir, mecburiyet var der, ruh ve kalbi susturur; doktoru müstebid bir hakim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilaçlara itaate mecbur ediyor. Bu ise fedakarane, ihlasla hizmete zarar verir. Hem gizli düşmanlarım da bu zaif damarımdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasılki korku ve tama' ve şan ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünki insanın en zaif damarı olan korku cihetinde bir halt edemediler, i'damlarına beş para vermediğimizi anladılar.
Ey hastalıktan şekva eden biçare adam! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir definedir, gayet kıymetdar bir hediye-i İlahiyedir. Her hasta, kendi hastalığını o neviden tasavvur edebilir. Madem ecel vakti muayyen değil; Cenab-ı Hak, insanı yeis-i mutlak ve gaflet-i mutlaktan kurtarmak için, havf u reca ortasında ve hem dünya ve hem ahireti muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedi hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, ahireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. Bazı öyle bir kazancı olur ki; yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi günde kazanıyor. Ezcümle, arkadaşlarımızdan -Allah rahmet etsin- iki genç vardı. Biri İlama'lı Sabri, diğeri İslamköy'lü Vezirzade Mustafa. Bu iki zat, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve iman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefatlarından sonra anladım ki; her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sair gafil ve feraizi terkeden gençlere bedel, en mühim bir takva ve en kıymetdar bir hizmette ve ahirete nafi' bir vaziyette bulundular. İnşaallah iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medar oldu. Ben onların sıhhatı için bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum dünya itibariyle beddua olmuş. İnşaallah o duam, sıhhat-ı uhreviye için kabul olunmuştur. İşte bu iki zat, benim itikadımca, on senelik bir takva ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kar buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip, gaflet ve sefahete atılsaydılar; ölüm de onları tarassud edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı; o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.
"Evvel yaratılışı düşünür. Der ki: Nutfeden alakaya, alakadan bir çiğnem ete, bir çiğnem etten ta insanın yaratılışına kadar olan oluşumumuzu görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, yaratılışı inkar ediyorsunuz?.. O, onun misli, belki daha kolayıdır. Hem Cenab-ı Hak, insana karşı ettiği ihsanat-ı azimeyi kelimesiyle işaret edip der: "Size böyle nimet eden bir zat, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız." Hem işareten der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip inkar ediyorsunuz. Hem gökyüzünü ve yeri yaratan, gökyüzü ve yerin meyvesi olan insanın hayat ve ölümünden aciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün kısımlarıyla hikmetle yoğrulmuş yaratılış şeceresini faydasız ve boş yapar mı zannedersiniz? Der: kıyamet günü sizi diriltecek zat öyle bir zattır ki, bütün kainat O'nun emrine hazır askeri hükmündedir. Allah'ın ol emrine feyekûne karşı tam bir teslimiyet ile boyun eğer. Bir baharı yaratmak, bir çiçek kadar ona kolay gelir. Bütün hayvanatı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir zattır..."
Ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşeri, fakr-ı insani değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peyda ediyor."
Bu zamanda avam-ı mü'mininin tam itimad etmesi ve iman hakikatlarını tereddüdsüz ders alması için, öyle muallimler lazım ki; değil dünya menfaatlarını, belki ahiret menfaatlarını dahi ehl-i imanın menfaat-i uhreviyesine feda ederek o ders-i imanide her cihetle şahsi faidelerini düşünmeyip yalnız ve yalnız hakikatlara, rıza-i İlahi ve aşk-ı hakikat ve hizmet-i imaniyedeki şevk-i hak ve hakkaniyet için çalışsın. Ta her muhtaç, delilsiz kanaat edebilsin, bizi kandırıyor demesin ve hakikat pek çok kuvvetli olduğunu ve hiçbir cihetle sarsılmadığını ve hiçbir şeye alet olmadığını bilsin, ta imanı kuvvetlensin ve o ders ayn-ı hakikattır desin, vesvese ve şüpheleri zail olsun.
Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz zaman, "Eyvah! Malımız harab olup, sa'yimiz heba oldu; şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdik." demeyiniz, feryad edip me'yus olmayınız... Çünki sizin herşey'iniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükafatını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zat-ı Zülcelal, sizi celb edip, yer altında muvakkaten durdurur. Sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki; hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almağa gidiyorsunuz. Evet geçen baharın defter-i a'malinin sahifeleri ve hidematının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhafaza eden ve ikinci baharda gayet şaşaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhafaza eden, neşreden Kadir-i Zülcelal, elbette sizin de netaic-i hayatınızı öyle muhafaza ediyor ve hizmetinize pek kesretli bir surette mükafat verecektir.
Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir, ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır ve fütursuz çalışırsın. Acaba bu misafirhane-i dünyada aciz ve fakir kalbine kut ve gına ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya ve herhalde mahkemen olan Mahşer'de sened ve berat ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat Köprüsü'nde nur ve burak olacak bir namaz, neticesiz midir veyahut ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va'detse, yüz gün seni çalıştırır. Hulf-ul va'd edebilir o adama itimad edersin, fütursuz işlersin. Acaba hulf-ul va'd hakkında muhal olan bir zat, Cennet gibi bir ücreti ve saadet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va'd etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle onu va'dinde ittiham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir te'dibe ve dehşetli bir tazibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz hizmet ettiğin halde; Cehennem gibi bir haps-i ebedinin havfı, en hafif ve latif bir hizmet için sana gayret vermiyor mu? NUR' umason baharları yaşayan yüreğim
Bir süre sonra,
KİME EMANET ?Hak Nebi’nin diline nifak sayılmış emanete ihanet, Tohum toprağa,yavru yuvaya,yuva anaya emanet, Şak şak olmuş toprak suya,su buluta emanet, Yusuf kuyuya,Mısır Yusuf’a emanet, Hak Nebi mağaraya,Medine Hak Nebi’ye emanet, İbrahim ateşe,İsmail bıçağa emanet, Ne bıçak, ne ateş, ne kuyu, ne de mağara etmedi ihanet, Asrın İbrahimleri sana emanet! Arkadaş!Gel sen de bir kor gibi yak sineni, Çünkü hepsi Allah’a emanet. İçine doğru derinleş,dibi görünmeyen bir kuyu ol, Sakla Yusufları koynunda, Yusuflar sana emanet! Mağarada yılan olma, Güvercin gibi vefalı,örümcek gibi tehlikelere perdedâr ol, Mağara gibi al Muhammedi’leri,al yedi genci,al bütün bir gençliği… Hz.Sümeyrâ, Hak Nebi’yi evlâtlarına emanet etti. “Sakın O’na bir şey olursa eve dönmeyin” dedi. Dönmeden emanete sahip çıkamayacaklarını anlayınca vazgeçtiler eve dönmekten. Evlerinden çıkamayanlar neyin emanetçisi acaba? Bilecik İstasyonunda yaşlı ana,oğlunu cepheye uğurlarken ona; “Oğlum babanı Dİmetoka’da, dayını Şibka’da, ağabeylerini Çanakkale’de kaybettim, Sen benim son yongamsın, sen de dönmezsen ben Allah’a emanet!” diyordu. Ve ilâve ediyordu “Git, sen de git! Minareler ezansız, camiler Kur’ân’sız kalacaksa, sen de git.” Ezan, Kur’ân ,Vatan kime emanet? Galiçya’da , Şibka’da, Dimetoka’da kalanların evlatları kime emanet? “Ben sağ dönseydim uğrunda öldüğüm Kur’ânı, Canımdan çok sevdiğim, İslâm’ı yavruma öğretirdim” diyen Ve fakat şimdi mabet yüzü görmeyen bu şehit evlatları kime emanet?.. Cafer-i Tayyar şehit olmuştu, Hak Nebi geldi, yetimlerinin başını okşadı ve ağladı. Baş okşayan kim? Gözyaşı kime emanet? Cephede kanlar içinde son anlarını yaşarken, vücudundan kanlı kurşunu çıkarıp; “Arkadaşım Memiş, şunu al oğluma emanet et. Ben yaşadığım müddetçe vazifemi yaptım, inandığım mukaddesler uğruna can veriyorum. Senden de bunun hakkını vermeni istiyorum dediğimi ilet.” Mukaddes kurşun kime emanet! Sütçü İmamım!İki bacımızın yaşmağını aldılar diye Maraş’ı kana buladın. Senin şuurun kime, yaşmak kime emanet? Şair Hz. Amine’ye, “Ey Ebva’da yatan ölü, Bahçende açtı dünyanın en güzel Gül’ü,” Derken bahçe kime, Gül kime emanet? Bilâller, dem tutan bülbüller nerede? Arkadaş! Gül de,bülbül de, bağ da, bahçıvan da, Bıçak altındaki İsmailler, ateş içindeki İbrahimler, kuyudaki Yusuflar, Şu gerideki isimsiz kümbet, şu ilerideki ıssız mabet, Unutma hepsi sana emanet!!! TIZAYGürültünün patırtının ortasında sükünetle dolaş;sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma.Bbaşka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya calış.Sana bir kötülük yapıldığında verebileçeğin en iyi karşılık unutmak olsun.Bağışla ve unut.Ama kimseye teslim olma.İçten ol;telaşsız,kısa ve açık seçik konuş.Başkaların da kulak ver.Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları;çünkü , dünyada herkesin bir öyküsü vardır.
Yalnız planlarının değil,başarılarınında tadını cıkarmaya çalış.İşinle-ne kadar küçük olursa olsun-ilgilen.Hayattaki dayanağın odur.Seveceğin bir iş secersen yaşamında bir ab bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın.İşini öyle seveceksin ki,başarılarıntma ki bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olaçaksın.
Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol.Sevmediğin zaman sever gibi yapma.Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme.İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz.Ve unutma ki insalığın yüyyıllardır öğrendikleri,sonsuz uzunlukta ki bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.
Aşka burun kıvırma sakın;onu küçümsersen,sende besinsiz kalır,küçülürsün.O yoğun sevgi,çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçe gibidir.O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et.İlkinin acısı bir an,ötekini vijdan azabı bir ömür boyu sürer.Bazı idealler o kadar değerlidir ki,o yolda mağlup olman bile zafer sayılır.Bu dünyada bırakaçağın en büyük miras onur ve dürüstlüktür.
Yılların rüzgar gibi geçmesine öfkelenme;gençliğe yakışan tutkuları gülümseyerek teslim et geçmişe.Yapamayacağın etkinliklerin yapabilçeklerini engellemesine izin verme.
Rüzgarın yönünü değiştirmediği zaman,yelkenleri rüzgara göre ayarla;insanlara göre değil.Çünkü dünya,karşılaştığın fırtınalarla değil,gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir.Ara sıra isyana yöneleçek olsan da hatırla ki,evreni yargılamak imkansızdır.Onun için,kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.
Hatırlarmısın doğduğun zamanları:Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu.Öyle bir yaşa ki,öldüğün zaman herkes ağlasın,sen mutlulukla gülümse.Sabırlı ol,svecen ol,erdemli ol.Önünde sonunda bütün servetin kendinsin,sensin.Kendiliğinle veöz benliğinle görmeye çalış ki,tüm pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biriçik mekanıdır. ![]()
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|