EMRAH's profile KARABUDAK PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Ben gördüm…

    Büyüklüğün detaylarda gizli olduğunu bizden kaç kişi bilir ki!

    Kaç kişi büyüklüğü; sıradan, basit davranışlarında, alelade hadiselerin seyrinde, hayatın günlük, rutin akışı içinde gösterebilir.

    Bu hayatta kaç kişi tanıdınız, kendi doğallığı ile aklınızı hayrete düşüren, vicdanınızı tetikleyen, hislerinizi harekete geçiren…

    Sizde bir iç hesaplaşma ve iç sorgulama meydana getiren?..

    Bu güne kadar kime, ne zaman, neden, nasıl ve ne kadar hayranlık duydunuz?..

    Kaç hayranlığınız kalıcı oldu?..

    Kaç tane büyük insanla, kaç tane insanlığını büyütmüş insanla tanıştınız?..

    Kaç kişi sizi insanlığın o çok derin ve çok buutlu dünyasına çekti?..

    Kaç insanı görünce, onların sergilediği büyük insanlık durumları karşısında, kendi insanlığınızın küçüklüğünü idrak edip, bu idrakle eridiniz, kendinizi yenileme sürecine girerek, yeni bir inşa hamlesine yöneldiniz?

    Kimleri görünce utandınız kendinizden?

    Siz bu hayatta kaç kere aldatıldınız, kandırıldınız?

    Peki sizi aldatan, kandıran insanlar arasında hiç 'büyük insan' var mıydı?

    Bir büyük zat ya da bir insan-i kamil olarak bilinen birisinin sizi aldattığına hiç tanık oldunuz mu?

    Öyle bir büyük yıkımı yaşadınız mı?

    Aldanan insan, “aldatmayanları” arayıp duruyor bu hayatta.

    Onlar, büyüklüğü yaşantısıyla gösteren, büyük insanları, kamil zatları arıyorlar; anlamak ve o yolda büyümenin kodlarına vakıf olmak için…

    Belki de yalnızlık ve talihsizlik, küçük insanların çokluğu ve orada her bir küçük insanın, küçük değerler ve küçük hesaplar arasında giderek yitmesindedir.

    Büyüklük, fiziki ve matematiksel bir şey değil, değerler manzumesiyle ilgilidir.

    Büyük değerler, insanı ve insanlığı sarsan değerlerdir.

    Büyük değerler; tarihin süzgecinden defalarca geçmiş, çeşit çeşit imtihanlara girip, cenderelerden kayıpsız çıkmış, kendisini, etkisini, gücünü, kalıcılığını, yani hakikatini her zaman ispat etmiştir.

    Büyüklük bir dış ve anlık tanım değil, tarihin, olayların ve hayatın sonucunda hak edilmiş bir payedir, hem insan için hem de insanı yücelten değerler için.

    Sahi siz hiç büyük değerleri cömertçe sergileyen büyük insanlar gördünüz mü, onların iklimine konuk oldunuz mu?

    Büyük düşünen, derin hisseden, insana -hayrete sevk edecek kadar- değer veren, hatta bütün varlık alemine de dostça, ünsiyetle bakan, her şeyi her şeyle ilintili gören, her varlığa olmazsa olmaz

    derecesinde önem atfederek, varlık alemine dair makro bakışı mikro gerçekliklerle buluşturan insanlara…

    İnsan mı büyüklüğü inşa eder, büyüklük mü insanlığı ortaya çıkarır?

    Hayata giden yolun kapısı açılırken, bir yanda büyüklük potansiyeliyle insan, diğer yanda inşa edici gücüyle “büyüklük değerleri” yan yana duruyorlar.

    İnsan manaya dair talebiyle, gayretiyle, niyetiyle, nasibiyle, dualarıyla, samimiyetiyle, kendini büyüklüğe taşıyan değerlerin içinde bulup büyüyor, büyük düşünüyor,

    büyük ideallere meftun oluyor.

    İnsan hatalarıyla, nasipsizliğiyle, günahlarıyla, duasızlığıyla, yıkıcılığıyla, kişilik kırılmasıyla; inşa edici değerleri kendinden uzaklaştırıp, küçülüyor, büyük değerlerden kopuk, onlardan habersiz, alelade hesaplara yenik, küçük insan olarak o süreci, yani o hayat yolunu sürdürüyor.

    Hayata insan olarak başlayıp, insan olarak devam ettirmek ve öylece hitama erdirmek, hayattaki en büyük iştir.

    Birisinde irade, ötekisinde nefis galip

    geliyor.

    İrade külli iradeye teslim olduğunda

    yerini bulur.

    Bizi aldatanlar, bizi küçültenler her zaman nefislerine yenik düşenlerdir.

    Bizi güven verenler, bizi; evrensel hedeflere, eskimeyen değerlere, bitmez arayışların aksiyonuna, ilkeleri etrafında mücadeleye, büyüklüğe taşıyanlar ise iradenin hakkını verip nefsine galip gelenlerdir.

    Büyüklük, insanın kendine ihanet etmeme

    kararlılığı ile başlar.

    Kendine ihanet etmeyen, kendini kandırmayanlar, başkalarını hiç kandırmazlar.

    Onlar sahicilikten hiç uzaklaşmazlar.

    Çünkü kalabalıklar, yerinde sapasağlam duran, ışık saçan bu aydınlık insanlara bakarlar sapmamak, düşmemek, yollarda kaybolmamak için.

    Düştüğünde de kalkmak için…

    Onların dilinden her zaman “aldatan bizden değildir” cümleleri dökülür.

    Onlar, nezih, latif, seçkin, merhametli, müsamahalı, edepli, huşu sahibi, sükunetli, güven veren, beyanları efsunlu, vakur ve sabırlıdırlar…

    Onlar, gerçek hayatı, büyük aşkı iç dünyalarında yaşarlar, içten içe yanıp dururlar, dışa sızan küçük kıvılcımlar da çevrelerinde o aşkın, o iç yangınının bir yansıması olarak görülür ve aydınlatır etraflarını.

    Onlar adanmışlığın zirvesinde insanlardır.

    Fedakarlık, hasbilik, diğergamlık, kendini unutma, yaptığına yaptım dememe… sıradan meziyetleridir.

    Bu tür şeyleri meziyet cümlesinden dahi kabul etmezler.

    Kendilerine karşı sert ve acımasız, başkalarına ise alabildiğine merhametlidirler.

    Siz hiç böyle bir insanı, böyle bir büyüklüğü ve böylesine bir gerçekliği tanıdınız mı?

    Değerlerinin kendisini büyüttüğü insanı.

    Ben gördüm…

    Büyüklüğün, sözden önce hal dilinde ifadesini bulduğunu…

    Çok insan var, sözü büyük, hali küçük.

    Onlar ne söylerlerse söylesinler, inandırıcı olamadılar, kitleleri harekete geçiremediler, dalgalanmalar meydan getiremediler.

    İnsanı, kalbin zümrüt tepelerine doğru bir büyük seyahate hazırlayamadılar.

    Beyan, arkasında sapasağlam duran bir halden, bir duruştan, yaşanmış bir hayattan güç almıyorsa, en fazla dağlara çarpıp size geri dönüyor.

    Özü sözü bir olanlar ise yapıp ettikleriyle, beyanlarıyla tarihin seyrini değiştiriyorlar.

    Bizim büyüklüğü tanımlamaya değil, tanımaya ihtiyacımız var.

    Tanıyalım ki, elimizde bir ölçümüz olsun, aldanmamayı ve kendimizi aldatmamayı öğrenelim.

    Kendini aldatmamayı başaranlar başkalarını hiç aldatmazlar.

    Kendine ihanet etmeden hayatını sürdürenler başkalarına asla ihanet etmezler.

    Hayat bir ihanet sınavından başka nedir ki!

    Büyüklük de, o sık karşılaşılan ihanet durumlarında galibiyeti tatmaktan başka nedir ki?

    Küçük bir odadan çıkan büyük bir hayat yolculuğu…İşte orada duruyor…

    Kelimeler kimi büyüklükleri anlatmaya yetmiyor.

    Kaç insan tanıyoruz, hayatını anlatmaya kelimelerin yetmediği?

    NUR_um

    click to comment

    HZ. İSA’NIN ÖLÜMÜ

     

    Tarih içinde hakkında en çok yanlış inanca sahip olunan kişi belki de Hz. İsa’dır. Ona karşı ilk haksızlığı Hıristiyanlar yapmış ve onun Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmiş ve onu Allah’a eş koşmuşlardır. Kuran’da Allah bu iftiraya cevap verirken şöyle buyurur:

    5/73- Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür.” diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır.

    Hz. İsa’nın hakkındaki bir diğer yanlış inanç da geleneksel İslam anlayışında vardır. Bu inanca göre ise, Hz. İsa henüz ölmemiştir ve tekrar yeryüzüne dönecektir. Özellikle bazı Kuran ayetlerindeki ifadelerin anlamları kaydırılarak, konu çarpıtılmakta ve yanlış yorumlarla, sanki Kuran’da varmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.

    Bu çalışmada Kuran’da Hz. İsa’nın ölümünün nasıl anlatıldığı üzerinde duracağız ve yanlış yorumlanan ayetleri gözden geçireceğiz.

    1- Kur’an’daki iki ayette açıkça Hz. İsa’nın vefat ettiği bildirilir:

    5/117- “Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiç bir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.’ Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde (tevefa), üzerlerindeki gözetleyici Sen’din. Sen her şeyin üzerine şahid olansın.”

    3:55 ALLAH İsa’ya şöyle demişti: “Senin dünyadaki hayatına son vereceğim ve kendime yükselteceğim. Seni inkar edenlerden kurtaracağım ve sana uyanları Diriliş Gününe kadar inkar edenlerin üzerinde tutacağım. Sonra, dönüşünüz banadır ve anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda ben hüküm vereceğim.”

    Bu ayetlerde Hz. İsa’nın vefat ( teveffa) ettiği açıkça vurgulanmaktadır. Teveffa ( توفىَ ) kelimesi “canın alınması” anlamına gelir. Kuran’da bu kelime 25 yerde geçer. Bu kelimesinin geçtiği ayetler şöyledir:

    4:97 Kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken melekler…..

    6:61 ……. Sizden birine ölüm geldiği zaman elçilerimiz onun canını hiç vakit geçirmeden alırlar.

    47:27 Melekler canlarını alırken nasıl da (pişmanlık içinde) yüzlerine ve sırtlarına vururlar?

    5:117 ….Aralarında bulunduğum sürece onlara tanıktım. Canımı aldıktan sonra ise sen onların üzerine gözetleyici oldun. Sen her şeye tanıksın.”

    16:28 Onlar ki, nefislerine zulmedip dururlarken melekler canlarını alır.

    16:32 İyi durumdayken melekler canlarını almaya geldiklerinde,

    10:46 Onlara söz verdiklerimizin bir kısmını sana göstersek de veya canını alsak da,

    13:40 Onlara söz verilenlerin bir kısmını sana göstersek de, senin canını alsak da

    40:77 ……ondan önce hayatına son versek de, onlar bize döndürüleceklerdir.

    8:50 İnkar edenlerin canlarını melekler alırken bir görseydin!…..

    10:104 …..Ben ancak, sizin canınızı alan Allah’a taparım. İnananlardan olmakla emrolundum.”

    16:70 Ve sizi Allah yarattı, sonra da yaşamınıza son verir.

    32:11 De ki, “Üzerinize görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak ve sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”

    4:15 Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört tanık getirin. Tanıklık ederlerse, onları, ölünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.

    7:37 …. Elçilerimiz kendilerine gelip canlarını alırken….

    3:193 “Rabbimiz, biz, ‘Rabbinize inanın’ diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve inandık. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve iyi kişiler olarak canımızı al.

    12:101 “Rabbim, sen bana hükümranlık verdin ve rüyaların yorumunu öğrettin. Yeri ve göğü ayırarak yaratansın. Dünya ve ahirette sensin benim Velim (sahibim). Canımı Müslüman olarak al ve beni iyilere kat.”

    22:5 ………. Kiminizin hayatına son verilir,

    40:67 …….. Sizden bazılarının canı daha erken alınır.

    2:234 İçinizden ölen erkeklerin geride bıraktığı eşleri…

    2:240 Ölüp de geriye eşler bırakan erkekleriniz,…

    3:55 Allah İsa’ya şöyle demişti: “Senin dünyadaki hayatına son vereceğim ve kendime yükselteceğim. …..

    Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi teveffa kelimesinin anlamı “canın alınması”dır. Bunlar dışında teveffa kelimesinin geçtiği iki ayet daha vardır. Bunlarda da yine teveffa kelimesi canın alınması anlamında kullanılır. Ama bunun istisnası vardır ve ayette de bu durum belirtilir. Uyku ile ilgili ayetler şöyledir:

    39:42 Allah ölüm anında nefsi (bilinci) alır; ölmeyenleri de uyku anında… Hakkında ölüm kararı verdiklerini tutar ve diğerlerini de belli bir süreye kadar salıp gönderir. Düşünen bir topluluk için bunda dersler ve işaretler vardır.

    6:60 O’dur, geceleyin sizi öldüren, gündüzün ne işlediğinizi bilen, belli yaşam süresi dolsun diye gündüzleyin sizi dirilten… Sonra dönüşünüz O’nadır ve yaptıklarınızı size haber verecektir.

    Bu ayetlerde geçen ifade de teveffadır. İnsanların uykusunda da canlarının alındığı bildirilir. Uykuda olanların canları uyanınca verilmektedir. Ayette uykudaki ölümün istisnası belirtilmiş ve canın daha sonra verildiği açıklanmıştır. Buradaki istisna durumuna dayanarak tüm teveffa kelimelerinin uyku olduğunu iddia etmek son derece yanlıştır. Çünkü diğer teveffa geçen ayetlerde uyku durumunda olduğu gibi canın geri verildiğinden kesinlikle söz edilmez.

    Hz. İsa ile ilgili ayetlere tekrar bakılırsa, onun canının alındığı bildirilmekte ve daha sonra verileceği yönünde hiçbir ifade bulunmamaktadır. Onun uykudaki gibi olduğunu iddia etmek sadece konuyu çarpıtmaktan öteye gitmeyen bir çabadır. Eğer Hz. İsa ile ilgili ayetlerdeki “vefat ettirme” ifadesini uyku olarak kabul edeceksek, diğerlerini de böyle kabul etmemiz gerekir. Çünkü aynı kelime aynı şekilde farklı yerlerde kullanılmaktadır. Örneğin: “4:97 Kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken melekler…..” Bu ayette geçen ifadeden hareketle bu zulmedenlerde uyku halinde midir? Onlar da Hz. İsa gibi geri mi döneceklerdir? Onların Hz. İsa’dan farkı nedir? Bu ve buna benzer sorular hep cevapsız kalacaktır.

    Ayette olan ifade Hz. İsa’nın açıkça öldüğüdür. Bunun ötesinde tekrar ruhunun verileceğine dair uyku ile ilgili ayetlerde olduğu gibi hiçbir açıklama yoktur.

    Örneğin peygamberimizin vefat ettirilmesiyle ilgili bir ayette de aynı teveffa kelimesi geçer:

    13:40 Onlara söz verilenlerin bir kısmını sana göstersek de, senin canını alsak ( teveffa) da…

    Bu ayetteki hitap Hz. Muhammed’edir. Eğer vefat kelimesini uyku gibi kabul edilirse, buradan yola çıkarak Hz. Muhammed’in bir gün döneceğini iddia edebilir. Bu ne kadar saçma bir iddia ise Hz. İsa’nın gelişini yukarıdaki ayetlere dayanarak iddia etmekte aynı ölçüde saçma bir iddiadır.

    2-Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceği iddiasında bulunanların buna delil gösterilmeye çalıştıkları ayetlerden birisi şöyledir:

    Hani Allah, İsa’ya demişti ki: “Ey İsa, doğrusu seni Ben vefat ettireceğim ve seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim. (Al-i İmran Suresi, 55)

    Bu ayette geçen “sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim.” ifadesinden yola çıkarak, sözde Hz. İsa’nın tekrar geleceğinin Kuran’da bildirildiği iddiasında bulunulmaktadır. Bu senaryoya göre Hz. İsa yeryüzüne dönecek ve dünya hakimiyetini kendisine inananlarla beraber kuracaktır. Oysa bu tamamen Kuran’da anlatılmayan, vehme dayalı bir senaryodur.

    Bu ayetin hiçbir yerinde Hz. İsa’nın yeryüzüne tekrar gelişinden söz edilmemektedir. Hz. İsa’ya uyanlar kıyamete kadar insanların üstüne geçecektir. Bu ayette vaat edilen budur. Yoksa Hz. İsa gelecek sonra tüm insanları birleştirecek ve insanların üstüne önder olacak gibi bir mantık ayette kesinlikle yoktur. Burada ayetin anlamı kaydırılarak Kuran’da bildirilmeyen bir şeyi söylemek ve böyle bir sonuç çıkartmak yanlış bir yaklaşımdır.

    Burada kastedilen Hz. İsa’ya iman edenler yani Müslümanlardır. Müslümanlar ona bir peygamber olarak iman ederler. Müslümanların dünyada bir düzen kuracakları açıklanmaktadır. Bunun için Hz. İsa’nın gelişi gibi bir ön şart yoktur.

    3-Bu konuyla ilgili olarak kullanılan bir ayet de şöyledir:

    And olsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır. (Nisa Suresi, 159)

    Bu ayette de dikkat edilirse, yine Hz. İsa gelecek diye bir anlam ya da ima yoktur. Sadece Kitap ehlinden olanların ölmeden önce ona inanacaklarını bizlere bildirmektedir. Bu ayetten yola çıkarak Kitap ehlinin ölmeden önce Hz. İsa’ya inanması ancak onun gelmesiyle olur. Öyle ise Hz. İsa gelecektir gibi yorumlar yapmak yanlıştır. Burada ayette olmayan bir şart ortaya atılmış ve açıkça ayetin anlamı çarpıtılmıştır.

    Bir kere ayette Kitap Ehli’nden olanların kıyamete yakın bir zamanda Hz. İsa’ya iman edeceklerine dair bir ifade yoktur. Bu ayette tüm Kitap Ehli kastedilmektedir. Ayrıca ölümlerinden önce Kitap Ehli’nin iman etmeleri için Hz. İsa’yı görmeleri gibi bir şart da ayete göre söz konusu değildir. Hz. İsa’nın sağlığında bile onu görüp kitap ehlinden iman etmeyen bir çok kişi olmuş ve hatta onu öldürmeye bile kalkmışlardır.

    Bu olsa olsa böyle olur mantığıyla bu sonuç çıkartılmış, Kuran’da bildirilen dışında ön yargıyla ulaşılmış bir iddiada bulunulmuştur.

    Ayrıca ayetin devamı dikkatli okunduğunda çok önemli bir gerçek ortaya çıkacaktır. Hz. İsa ölümlerinden önce kendisine iman edenlerin hakkında kıyamet günü aleyhlerinde şahitlik yapacaktır. Bu ayetin Arapça metninde “aleyhim”( عليهم) ifadesi geçmektedir. “Aleyhim” kelimesinin “onların üzerine” veya “aleyhlerine” anlamları vardır. Bu kelime şahitik yapmak fiiliyle kullanıldığında bu şahitliğin olumsuz olduğu yani aleyhlerine olduğu anlaşılmaktadır. Kuranda bu iki kelimenin geçtiği ayetlere bakıldığında bu anlaşılacaktır.

    Örneğin:

    41/20- Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.

    Ayetin devamıyla düşünüldüğünde kitap ehlinde ölümlerinden önce Hz. İsa’ya iman edenlerin imanının makbul bir iman olmadığı anlaşılmaktadır. Aksine Hz. İsa onların aleyhlerine şahitlik yapacaktır. Bu iman Firavun’un imanı gibi kabul edilmeyen bir imandır. Üstelik burada söz edilen kitap ehli kıyamet gününe yakın olanlar değil Hz. İsa’dan sonra yaşayan tüm kitap ehlini kapsar. Bunların hepsi ölümlerinden önce Hz. İsa’nın Allah’ın elçisi olduğuna iman etmektedirler. Fakat ölüm anından önce olan bu iman makbul bir iman değildir. Hesap günü İsa onlardan şikayetçi olacaktır. Yukarıdaki ayetin önce ve sonrası okunduğunda burada kitap ehlinden Yahudilerin eleştirildiği görülecektir.

    Şimdi ayete başına dönersek bu ayetin neresinde Hz. İsa tekrar yeryüzüne gelecek şeklinde bir anlatım yada ima vardır? Neye dayanarak böyle bir sonuç çıkarılmaktadır? Görüleceği gibi bu iddia sadece bir vehimdir ve bu yanlış yorumlar Kuran’a ait değildir.

    4- Zuhruf suresinde ki bir başka ayet de yine anlamı dışında Hz. İsa’nın gelişiyle ilgili kullanılmaya çalışılmaktadır. Ayet şöyledir:

    Şüphesiz o, saat için bir ilimdir. Öyleyse ondan yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru yol budur. (Zuhruf Suresi, 61)

    Bu ayette o sıfatının Hz. İsa olduğunu söyleyip, onun kıyamet saati için bir ilim olması için ancak kıyametten önce gelişiyle olabileceği iddia edilmektedir.

    Bu ayette geçen “o “ zamiri hakkında iki farklı görüş var. Biri “o “zamirinin Kuran’ı işaret ettiği diğeri ise” o” zamirinin Hz. İsa’yı işaret ettiğidir. “O” zamirinin Hz. İsa’yı işaret ettiğini kabul etsek bile, ayetin direkt anlamından Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne gelişini söyleyen yada işaret eden bir ifade bulunmadığı görülecektir. Bu ayette de diğerlerinde olduğu gibi bir ön kabul yapılıyor ve Hz. İsa’nın kıyamet için bir ilim olması için ancak kıyametten önce gelişiyle olabilir denilmektedir.

    Örneğin bir başka Kuran ayetinde “kıyamet yaklaştı “ şeklinde bir ifade bulunmaktadır. Günümüzden 14 asır önce de Kuran’ı okuyan bir kişi bu ayetle karşılaştığında kıyametin yaklaştığını okumaktaydı. Fakat aradan 1450 yıla yakın bir zaman geçmiştir. Hala kıyamet kopmamıştır fakat kıyamet bize yakındır. İnsanlık tarihine göre yaşanan zaman ayetin ifadesiyle kıyamete yakın bir zamandır. Ama kıyametin kopması daha asırlarda sürebilir veya yarın da kopabilir.

    Bunun gibi ayetin ifadesiyle Hz. İsa kıyamet için bir ilimdir. Yani Hz. İsa ile ilgili bir şey kıyametin saatinin bilgisini verecektir. Fakat ayette Hz. İsa’dan hemen sonra kıyamet kopacak gibi bir anlatım yoktur.

    5- Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceğini bir an için kabul edelim. Bu durumda yaptığımız kabul açıkça Kuran’daki ayetlerle çelişecektir.

    Hz. İsa kendisine kitap verilmiş bir nebidir. Eğer ikinci sefer gelecekse yine nebi olacaktır. Onun ikinci gelişinde nebi olmayacağının iddia edilmesi açık bir saptırmadır. Kuran’da Hz. İsa’nın nebiliğini ortadan kaldıran hiçbir ayet yoktur. Fakat yine Kuran ayetinde Hz. Muhammed’in nebilerin sonuncusu olduğunu bildirilmektedir:

    33/40- Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; ancak o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.

    Bu durumda Hz. İsa’nın tekrar geleceğini söylemek bu ayetle açıkça çelişir. Çünkü son nebi Hz. Muhammed’dir ve ondan sonra bir daha nebi gelmeyecektir.

    6- Hz. İsa’nın tekrar geleceğini iddia edenlerin, kendi görüşleri doğrultusunda kullanmaya çalıştığı ayetlerden birisi de şöyledir:

    4/157- Ve: “Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler.

    Bu ayette geçen “onu öldürmediler ve onu asmadılar.” İfadeden yola çıkarak Hz. İsa’nın öldürülmediği ve asılmadığı dolayısıyla hala canlı olduğu ve tekrar yeryüzüne döndürüleceği iddia edilmektedir.

    Oysa ayet önyargılardan sıyrılarak okunduğunda böyle bir anlatımın olmadığı açıkça anlaşılacaktır. Burada söylenen şey Hz. İsa’yı öldürmeye çalışan kişilerin onu öldüremediği ve asamadığıdır. Yani inkarcılar Hz. İsa’ya bir zarar verememişlerdir. Fakat bu Hz. İsa’nın vefat etmediği ve tekrar yeryüzüne gönderileceği anlamına gelmez. Örneğin: müşrikler Hz. Muhammed’i ne öldürebildiler ne de asabildiler. Böyle olması Hz. Muhammed’in ölmediği anlamına gelmez. Hz. Muhammed başka bir vesile ile vefat etmiştir. Yukarıdaki ayette de Hz. İsa’nın inkarcılar tarafından öldürülmediği vurgulanmaktadır. Fakat bu başka bir vesile ile Allah onu vefat ettirmiş ve kendi katına yükseltmiştir. Dolayısıyla da bu ayetteki ifadelerde ne Hz. İsa’nın vefat etmediği gibi bir anlam vardır, ne de tekrar yeryüzüne döneceğine dair bir anlatım mevcuttur.

    Sonuç: Temel olarak Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne dönüşüne delil olarak gösterilmeye çalışılan ayetler bunlardır. Görüldüğü gibi ayetlerde bildirilen Hz. İsa’nın öldüğüdür. Bunun ötesinde hiçbir ayette tekrar yeryüzüne döneceğine dair bir ifade yoktur.

    Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne dönüşü iddiası Kuran’a dayalı bir düşünce değildir. Bu düşünce Hıristiyan etkisiyle uydurulmuş hadisler vasıtasıyla İslam dinine geçmiştir. Günümüzde de bu konuyu suiistimal etmek isteyen kişiler tarafından kullanılmaktadır. Bu suiistimallere karşı yapılacak en iyi tavır, olayları hep Kuran’a göre değerlendirmek ve Kuran dışı bu tarz zırvaları tümüyle terk etmektir.